BAZI ELEŞTİRİLERE  YANITLAR

 

Engin  TONGUÇ

 

            Köy Enstitüleri (KE) konusunda bugüne kadar yüzlerce yazı yazıldı, kitaplar çıkarıldı. Bunların büyük bir bölümünde  KE savunuluyordu; yazarlarımızın, düşünür ve araştırmacılarımızın büyük çoğunluğu KE’den yanaydı. Ama eleştiriler de vardı. KE’nin topluma tanıtılması, unutulmaması, sistemin  gelecek kuşaklara doğru olarak aktarılması için neredeyse yarım yüzyılı aşkın  bir zamandan beri uğraş verenler, bu süre içerisinde eleştirileri de yanıtladılar. Bu çabalara yazı, kitap ve konuşmalarla ben de katılmışımdır. Örneğin, tüm eleştirilere yanıtlarımla birlikte tarihsel roman türünün bir yüzkarası olan Bozkırdaki Çekirdek’e yanıtlarım da yazarının sağlığında, 1970’de yayınlanan Devrim Açısından Köy Enstitüleri ve Tonguç kitabımda geniş olarak yer almıştır. Bunları yinelemeyeceğim. Ama son yıllarda desteklemelerin yanında eleştirilerde de yeni bir artış görüldü ve ne yazık ki bunlar özellikle konuyu hiç bilmeyen bazı gençler üzerinde etkili oluyor. Bu durumda bir kez daha eleştirilere yanıt verme zorunluluğu doğdu.

 

           Yanıtlara geçmeden önce eleştirilerde (ve bazı destekleme çalışmalarında da) dikkati çeken bir özelliğe değinmek gerekiyor: Şaşılacak nitelikte maddi yanlışlar, daha da ötesi uydurmalar yapılıyor. Ciddi olmak savındaki yazı ve araştırmalarda karşılaştığımız bu tür sorumsuzluklardan bazı örnekleri birazdan vereceğim.

 



          GENEL OLARAK ELEŞTİRİLER

 

          Eleştirilerin birçoğunda, yerli ve yabancı ciddi araştırmacıların yapıtlarında bulunmayan, bizde ise ( yalnız KE konusunda değil, her konuda ) sık olarak karşılaştığımız özellik, konunun nesnel olarak ele alınamamasıdır. Nesnellikten uzaklaşınca bilimsellik savındaki araştırmalarda, toplumsal ve tarihsel olayları konu alan sanat yapıtlarında çalışmanın ciddiliğinin ve inandırıcılığının ilk ve en önemli koşulu olan “gerçeklere saygı” da yok olup gidiyor. Olaylar, yazılar, konuşmalar, kişilikler çarpıtılıyor.  Böyle olması da zorunlu. Nedeni, nesnellik ancak gerçeklere saygı ile olası. Nesnel yorumlar  değişik olabilir, ama gerçek tektir  ve her türlü yorum nesnel olacaksa o tek gerçek üzerine kurulmalıdır. Öznelliğin ön koşulu ise   çarpıtmadır. Ciddiye alınmaya değer bilimsel bir çalışma ve tarihsel, toplumsal bir sanat  çalışması yapmanın ilk ve en önemli koşulu olan nesnelliğin bu denli gözardı edilebilmesi, üzerinde durulması gereken bir olgudur. Bu nereden kaynaklanıyor? Kötü niyetlileri bir yana bırakalım; nesnellikten uzaklaşmadan zaten kötü niyetli olunamaz. Ya geri kalanlar? Neden bu kadar çoklar? Her şeyden önce nesnel düşünmeyi, doğru yargılama yapabilmeyi kişiliğimizin ayrılmaz parçası yapacak bir eğitim sistemimizin olmaması sorumlu tutulabilir. Ama başka nedenleri de araştırınca  bu gibilerin kişiliklerindeki bazı özellikler dikkati çekiyor: Herşeyden önce, olağandışı ve özgün olabilme telaşı!Bu gibilerde  bilimsel nesnellikle çalışarak gerçekten olağandışı  ve özgün, doğru , bilimsel değeri olan yorumlar yapma, sonuçlar çıkarma yeteneği, çalışma erki ve sabrı  bulunmasa gerek! Böylelerinin bilim adamı olmaya özenmeleri  yanlış! Ne yazık ki , bunların bazıları akademik sanlar da taşıyorlar, hatta üniversitelerde yuvalanmış oluyorlar.Üniversitelerimizde etkin bir akademik özdenetimin olmaması sonucu böylelerinin  bilimsel sayılmaması gereken bu tür çalışmaları kendilerine yararlı olabiliyor, onları akademik kariyerin üst basamaklarına çıkartabiliyor, toplumda bilim adamı görüntüsü vermelerini sağlıyor.

 

            Bir tür de aslında sanatçı olan,  ama toplumsal  ve siyasal konularda  araştırmalar, yorumlar yapmaya çalışanlar. Bu uğraş elbette kınanacak, küçümsenecek bir durum değil, tam tersine  övülmesi gereken bir çaba. Gelişmiş ülkelerde de birçok olumlu örnekleri var. Bizde bu alandakilerin sayısı dikkati çekecek kadar çok. Bu, belki de bilim adamı dediklerimizin bu konulardan uzak durmalarıyla ortaya çıkan boşluğun doldurulması gereksinimi ile  açıklanabilir. Ama sanatçının nesnel olabilmesi hiç de kolay değil. Bunu ancak nitelikli, kendisiyle barışık sanatçılar başarabiliyor, bu tür uğraşlara girdiklerinde sanatçı kişiliklerinin temel ögesi olan duygululuk, duygusallık gibi etkenlerin nesnelliklerini gölgelemesini önleyebiliyorlar. Ya diğerleri? Bunu başaramıyorlar. Hele bir de geçmişte uğradığı haksızlıkların , kötülüklerin izleri silinememecesine kişiliğine  kazınmış, ruhsal yapısında çözülemeyen düğümlenmelere neden olmuşsa! İşte o zaman sanatçı-araştırmacımız en küçük nesnellik ölçütünü bile yitiriyor, konuyu iyi bilenler için usa aykırı, hatta bazen gülünç denebilecek yorum ve sonuçlara varabiliyor, ama bunlar bilmeyenlere  çekici ve doğru gözükebiliyor.

 

           Başka bir eleştirici tipi de eğitimci olan ve  aslında KE konusunu  iyi ve doğru bilen, ama değişik  nedenlerle bu bilgilerine aykırı eleştiriler yapanlar. Nedir o nedenler? KE uygulaması sırasında kenarda bırakılma, baştan uygulamaya katıldığı halde uyum sağlayamadığı için  uygulama dışına çıkarılma, kişisel kıskançlıklar, çekememezlikler, mesleksel doyumsuzluklar.

 

          Ve ideolojik inançları (sağ ya da sol ) nedeniyle KE’ne karşı olmak gereksinimi duyanlar. Burada  sağ kesimdekilerden  nesnellik  beklemek zaten usa aykırı olur. Sola gelince: Oradaki sorun  bazı solcularca  sol ideolojinin sindirilip özümsenmemiş olmasından kaynaklanıyor. Böyle olunca da KE olayını kafalardaki ideolojik şablonlara uydurmakta başarı  sağlanamıyor. Hele Marksizmle ilk kez karşılaşan bazı kafaca yeni yetmeler var ki, onlar toplumsal ilişki ve olayları anlayıp yorumlamakta son yüzyılların bu en değerli kuramının kendilerinden önce kimse tarafından bilinmediği yanılgısıyla da yüreklenerek bilgilerini aşan  yorumlama ve analizlere kalkışıyorlar.Bunlardan biri “1960’dan önce Türkiye’de marksist yoktu” diye yazabiliyor! Marksistin acemisi hekimin, şoförün, berberin acemisi kadar tehlikeli! Bedensel zararlar veremiyorlar ama, kafaları, özellikle gençlerinkini iyice karıştırabiliyorlar.. Sol eleştirilerden ciddiye alınıp yanıtlamaya değer olarak  geriye olmuş oturmuşluklarına inanmak istediğimiz Marksistlerinki kalıyor. Ama onların içinde de, değerlendirmelerinde  solun genellikle uzun yıllardanberi  önemli bir başarı gösterememiş olması sonucu, KE gibi  başarılı bir uygulamaya  karşı duydukları  rahatsızlığın  verdiği öznellikten kurtulamıyanlar  olabiliyor.

 

          Eleştiri yapanların büyük çoğunluğunda , ruhsal durumlarının, kişiliklerindeki sorunların yaptıkları eleştirilerin nesnel olamayışındaki başlıca etken olduğunu düşünüyorum. Bu gibilerin ruhsal yapıları bilimsel olarak araştırılsa herhalde çok ilginç sonuçlara varılırdı!

 

           Bu genel değerlendirmeden sonra eleştirileri yanıtlarken adları, özellikle artık aramızdan ayrılmış olanların adlarını vermekten kaçınmaya çalışacağım.Nedeni, yaşayan yakınlarını üzmek istemiyorum. Çünkü ben bunun acısını çok çektim.

 

 

           MADDİ YANLIŞLAR  

 

           Ama önce, eleştirilere geçmeden maddi yanlışlardan birkaç örnek vereceğim:            “KE kurulduğunda İnönü Cumhurbaşkanı, Celal Bayar Başbakan’dır” .Yazar kuruluş yılını 1936 sayıyorsa  Cumhurbaşkanı Atatürk’tür, 1940 sayıyorsa Başbakan Bayar değildir.

 

            “1940’ da Köy Öğrt. Okulları’nın adı KE’ne çevrilir ve iki yılda sayıları 21’i bulur”.

  1942’de KE sayısı  18’di. Yirmibirinci KE 1948’de açılmıştır.

 

            “KE’nin kapatılış yılı 1947’dir”. Resmi kapatılış yılı 1954’tür. Sistemin değişikliği söz konusu ise 1946 olmalıdır. 1947 Yüksek KE’nün kapatılış yılıdır.

 

            Saygın bir gazetemizde resim altı:” 1946 yılında açılan bir KE ve öğrencileri”. Resimde ise KE ve öğrencileri değil, bir köy ilkokulu, eğitmen ve ilkokul öğrencileri gözüküyor.

 

            Yine  bu gazeteden bir resim altı: “Yücel ve beraberindekiler Arifiye KE’de bir sınıfta”. Resimde sınıf değil, bir yatakhane ve ranzalar  var.

 

            Uzun yıllar öğretmenlik yapmış bir KE’lü İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne “Köy Enstitüleri Genel Müdürlüğü” diyor. Böyle bir makam hiç olmadı.

 

            “1936’da Atatürk’ün Eskişehir çevresinde yaptığı incelemede Arıkan (Bakan),İhsan Sungu (Talim Terbiye Kurulu Başkanı), Hakkı Tonguç (Ilköğr.Gn.Md.)un da bulunduğu bir ortamda köy eğitmenleri sorunu konuşulmuş ve Mahmudiye kışlasının okul için düşünüldüğü anlaşılmaktadır” Neresini düzelteyim? H.Tonguç Atatürk’ün gezilerinde bulunmadı  demekle yetinelim.

 

            “1942’de Hasanoğlan KE’de Köy Sağlık Memuru Ebe ve Hemşire Okulu açılır”.Açılan Sağlık Kolu’dur. Hiçbir KE’de  Ebe ve Hemşire Okulu açılmadı.

 

            Hakkı Tonguç’la (HT) ile ilgili olarak:

            “HT 3.8.1935’te İlköğretim Genel Müdür Yardımcılığı’na getirildi”. Genel Müdür Yardımclığı diye bir görev ve makam o dönemlerde hiç olmadı. Genel Müdürlüğe vekaleten atandı

 

            “HT Genel Müdürlükten ayrılınca öğretmenliğe verildi”. Hemen öğretmenliğe verilmedi, bir süre Talim Terbiye Kurulu Üyeliği yaptı. 

 

            “HT KE’den önce İsviçre’de Pestalozzi Çocuklar Köyünü  inceledi”.Pestalozzi Çocuklar Köyü 2.Dünya Savaşından sonra kuruldu, Tonguç buraya  1956’da  gitti.

 

            “HT maddesi olan Lexikon der Peadagogik  Fransa’da yayınlandı” . Fransa’da değil İsviçrede  yayınlandı.

 

            “HT Almanya’da kaldığı sürece Rousseau, Pestalozzi,  Kerschensteiner  ve Resinger’in açtıkları iş ve kır üretim okullarını inceledi”. İk üçü Almanya’da böyle okullar açmadı. Resinger’in  Kır Eğitim Yurdu’nu Tonguç  1925’deki görev gezisi sırasında gördü.

 

             “HT Almanya,Belçika ve Avusturya’da iş eğitimi yapan okullarda incelemelerde bulundu. Bu eğitim sisteminin bizde de uygulanabileceğini düşündü”.Belçika ve Avusturya’    da  böyle bir inceleme yapmadı.

 

             “HT Avusturya’da okudu,Sovyetlere gitti, orada incelemeler yaptı, deneyimler edindi”. Almanya’da öğrenim gördü, Avusturya’da değil. Sovyetler Birliği’ne hiç gitmedi.

 

             “KE’nin kurucusu Tonguç Yaşar’dır”.Değerli bir yazar  dalgınlıkla böyle bir ad yanlışı yapabilir. Ama saygın bir gazetenin düzeltmeni  onu ünlü karikatüristimiz ile arıştıracak kadar bilgisiz midir?

 

             “ Cumhurbaşkanı İnönü bazen KE’nde gecelemiştir”.Ben bunun doğru olduğunu sanmıyorum .Hiçbir yazı, anı, raporda böyle bir bilgiye rastlamadım.Bilgisi olan varsa açıklasın.

 

             “HT İnönü’nün bütün yurt gezilerine katılırdı”.Yanlış.Bazılarına katılırdı.Hepsine katılması için ciddi bir neden de ileri sürülemez.

 

             Bu örnekleri  sayfalar dolusu çoğaltabiliriz. Burada  insanın aklının almadığı şudur: Yarım yüzyıldan beri KE  konusunda anı, inceleme, araştırma olarak 180 kadar kitap yayınlandı. KE ve Çağdaş Eğitim Vakfı  KE ile ilgili neredeyse tüm yasal düzenlemeleri ,  birçok belgeyi yayınladı, önemli kitapların yeni baskılarını yaptı. Elde kolayca başvurulabilecek bunca kaynak varken  yazı ve kitap yazanların, konuşma yapanların bazıları  neden bu kaynaklara başvurma gereğini duymuyorlar da böyle yanlışlar yapabiliyorlar ? Bu nasıl bir sorumluluk anlayışıdır? Bu tür maddi yanlışların en zararlı yanı, güvenilerek bazen ciddi araştırmacılarca  da kullanılmalarıdır. Böylece yanlışlık hem ulayıp gidiyor, hem de bunlara dayanarak  önemli konularda ve yorumlarda düzeltilmeleri gereken  ve ne yazık ki bazen kalıcı olmaları önlenemeyen yanlışların yapılmasına yol açıyor.

 

              

               SAĞ ELEŞTİRİLER

 

               Sağdan gelen eleştiriler  oldum olasıya düzeysiz karalamalar, karaçalmalarla  komünistlik suçlamasıdır. Bunların yanıtları çoktan verildi. Ama son zamanlarda  sağ eleştirilerde bir nitelik değişikliği var: Dinsel sağ her zamankilere ek olarak,  eğer dinsel  eğitim de yapılsaydı KE’nin yararlı olabilmesi olasıydı, diye bir eleştiri getiriyor. “Olsaydı, olmalıydı” türü  bilimsel araştırma yöntemleriyle ilgisi olmayan  yorumların  yanıtlanmaya değer olduğu görüşünde değilim. Amaçları KE’ni doğru yorumlamaktan çok, öğretim birliğini yoketmiş kendi temel dinsel eğitim uygulamalarına kamuoyunda hoşgörürlülük kazandırmaya çalışmak olmalı.

 

 

              SOL ELEŞTİRİLER

 

            Köy Enstitülerinin İdeolojik Temeli

 

              Sola gelince: Herşeyden önce solcu bilim adamı, araştırıcı,sanatçı ve yazarların büyük çoğunluğunun KE’den yana olduklarını bir kez daha vurgulamak isterim. Geri kalan azınlığın eleştirileri üzerinde duracağım . Yarım yüzyıldan beri bu eleştiriler birçok kez yanıtlandı.  Ama açıkladığım nedenlerle bunları  yinelemek zorunluluğu doğdu.

 

              Sol eleştirilerde KE’nin ideolojik  temeli ele alınıyor ve  Kemalizmden başlıyarak  faşizm, faşizanlık, köycülük, CHP kuyrukçuluğu,  tarımsal korporasyonalizm gibi değişik sonuçlara varılıyor.  Ama içlerinde  “alttan alta bir Sovyet ilhamı” olduğunu yazanlar da var. Yıllarca köy enstitülülere yaşamı zından etmiş sağdan gelen komünıstlik karalamaları ile solun  ters yöndeki  suçlamaları arasındaki ironik  durumu bir yana bırakalım, bu uzun süre içerisinde eleştiricilerin ideolojik temel konusunda görüş birliğine varamamış olmaları ilginçtir. KE konusunda yeterli bilgi edinme çabasına mı girmemişler ya da araştırma yöntemlerini mi  doğru kullanmamışlar?        

 

               KE’ni kuranlar Kemalist miydi? Eleştirilerde Kemalizm  küçümsenerek  bir olumsuzluk ögesi olarak kullanılıyor. Onların anladığı Kemalizm ile  kurucularınki  aynı şey değildir. Kurucuların  inandığı  Kemalizmin  çıkış noktası tam bağımsızlık, ulusal devlet ve altıok ilkeleridir.  Son amacı da  işin en yüce değer sayıldığı, varsıllığın hakça bölüşüldüğü,  uygar, mutlu, özgür  bir çağdaş ulus, bir sosyal devlet yaratmaktır. Bu nedenle de Kemalizm dondurulmuş, kalıplaşmış bir ideoloji değildir, ucu (özellikle sola) açıktır. Ülke aydınlarının görevi Kemalizmi bu doğrultuda geliştirmek, yeni devrimci atılımlar oluşturmaktır.Evet, kurucular Kemalisttirler, ama bu anlamda!

 

               Faşizm suçlaması: En insafsız araştırmacılar bile KE’de  özgür okuma, tartışma, eleştiri,  düşünce özgürlüğü ve özyönetim gibi ilkelerin yoğun olarak uygulandığını , tek yanlı bir ideolojik eğitim yapılmadığını kabul ederler. Faşizan eğitim böyle mi olur? Bu ilke ve yöntemlerin eğitimde  uygulandığı herhangi bir faşist ülke görülmüş müdür? KE’nin  yıkılmasında önemli rol oynayan sağcı ve faşizm sempatizanı eğitimciler KE’nin en çok bu yönünü eleştirmiyorlar  mıydı?

 

               Bazı sol eleştirilere göre KE’nin amacı köylüyü köyünde tutmak, kentleşmeyi, endüstrileşmeyi, dolayısıyla işçi sınıfının oluşmasını önlemekti.  Bu nedenle de gerici bir tasarıydı! Kurucular (başta Tonguç) “köycü” idiler, 20.Yüzyılın başlarında Avrupa’da, özellikle Almanya’da, kentlerdeki işçi sınıfına karşı siyasal bir ağırlık yaratmak için ortaya atılmış “köycülük” akımından etkilenmişlerdi! Tonguç bu tür bir köycü müydü?

Biraz yakından bakalım: O yıllarda gerçekten de Türkiye’de bir köycülük akımı vardı. Bunda  durağan köy idealize ediliyor , köylüye tarımsal üretim gücünü arttıracak sınırlı bilgilerin verileceği bir öğretimle yetinilmesi savunuluyordu. Bu tür köycülük anlayışı KE’ne karşı olan, onların yıkılmasında önemli rol oynayan Bakan Reşat Şemsettin Sirer’in de içinde bulunduğu  sağ eğilimli “Anadolucular” denilen faşizm sempatizanı ideolojik topluluğun görüşüydü. Hatta CHP’nin KE’ni tutmayan bir Genel Sekreteri  “…köylüyü rahat bırakın, Sabanıyla, bezir yağı kandiliyle rahattır o. Çift motoruydu, elektrik ışığıydı deyip rahatını kaçırmayın”  diyebiliyordu. Bir de Halkevleri köycülüğü vardı. Buraların köycülük kolu üyeleri zaman  zaman  günü birliğine köylere gidip, köylüleri “aydınlatma” çalışmaları yaparlardı. Gençlik yıllarında  Ankara Halkevi’nde çalışmış olan Niyazi Berkes, anılarında Hakkı Tonguç’un da böyle bir  iki geziye katıldığını ,ama sessiz kaldığını yazar (KE yıllarından çok önce). Daha sonra da bu tür köycülük çalışmalarından uzak durduğunu biliyoruz. Böyle yapay ve geçici  yöntemlerle  köylerde bir değişiklik sağlanamayacağı görüşünde olduğunu daha sonraki yazılarından kolayca anlıyoruz.

Onun sorunu  Türkiye idi. Bu halkın yüzde sekseni köylerde yaşadığı, ulusal gelir tarımdan geldiği ve o yıllarda köylerin kentleşmesi  yönünde  herhangi bir olanak ve devinim gözükmediği için, Türkiye sorunu köy sorunu oluyordu. Yalnız onun değil, Cumhuriyetin kurucularının da ülkenin geleceği açısından  baş sorunları köylerdi. Ülkenin geleceği için köylerin ilkellikten kurtarılması  gerekiyordu. Bu amaçla eğitim alanında ne yapılabilirdi? 

Bu noktada yine yanlış bir eleştiriyle karşılaşıyoruz: Kurucular  yalnız eğitim gibi bir üst yapı kurumuyla  köy  ve ülke kalkınmasının sağlanacağına  inanmak gibi bir yanılgı içindeymişler! Alt yapı değişimleri olmadan bunun yapılamayacağını “her sosyalist” bilirmiş. Peki kurucuların Marksizm  konusunda bu kadar bilgisiz oldukları sonucuna nasıl varıyorlar?  

Birçok kez yazılan, yinelemekten usandığımız, ama eleştiricilerin bir türlü duymak istemedikleri,   Tonguç’un  şu  sözleri  o işin yalnız eğitimle olmayacağını bildiğini açıkça göstermiyor mu: “... Toprakla insan, vatandaşla iş, servetle vatandaş arasındaki ilişkiler ahenkli bir şekilde kurulmayacak olursa, genel hayatın akışına yol açan bütün kanallar tıkalı kalmaya mahkumdur…verimli topraklarımızın çoğu bunları işletemeyen veya bu vasıta ile köylüleri    sömürenlerin elindedir. Cumhuriyetin çözmeye zorunlu olduğu en büyük iş toprak sorunudur…suların sahipliği sorunu da tıpkı toprak işi gibi mutlaka devletin el koyarak çözmesi gereken ulusal davalarımızdandır…köylülerimizin genel hayatlarıyla birlikte ülkenin genel hayatına şekil veren bu sorunları oldukları gibi kabul ederek köylüyü sadece okutmaya kalkışmaktan  ne kazanılabilir?..”Ve  verilecek eğitimle  “köylünün bilinçlendirilmesi “ni önerir:”…köylü insanı öylesine canlandırmalı ve bilinçlendirmeli ki, onu hiçbir güç yalnız kendi hesabına ve insafsızca sömüremesin , köyde oturanlara köle ve uşak muamelesi yapamasın, köylüler bilinçsiz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelemesinler..Köy sorunu köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir..” Peki eğitimcilere düşen görev neydi: “…Kurtuluş savaşını verenlerin hakları ödenecekti. Yeteneklilere, çalışanlara hakları verilecekti. İmparatorluk döneminde olduğu gibi ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen sınıflar bulunmayacaktı. Cumhuriyet bu demekti. Devrim en uygun koşulları bularak yeni insan tipleri yaratmak zorundaydı…”ve:”Elimde olsaydı tüm Dünya okullarına insanın insanı sömürmemesi diye bir ders koyardım…”.  

Sınıf gerçeğini  bir çok yöneticisinin yadsıdığı bir tek parti iktidarının önemli bir memuru bundan daha açık nasıl konuşabilirdi? O pek bilgili “her sosyalist”ler  bu sözlerdeki  sol ve devrimci ögelerin ayırdına herhalde varıyorlardır! Ama bunları çok iyi anladıkları şüphe götürmeyenler de vardı. Bunlar  eleştiricilerin beğenmedikleri KE’den  yetişmiş, aydın öğretmenlerdi, 1960-70’li yılların en etkin örgütleri, T.Öğretmen Dernekleri Federasyonu ve T.Öğretmenler Sendikası (TÖS) kurucuları ve yöneticileriydiler. Topladıkları Eğitim Şurası’nın adı Devrimci Eğitim Şurası,  sloganları  Devrim için Eğitim’ di.

1969’da TÖS Genel Kurulundaki konuşmasında    Başkanları , Tonguç’un ardılı Fakir Baykurt  şöyle diyordu:”…Biz öğretmeniz, devlet memuruyuz, ama egemen sınıfların  uşağı ve çocuk avutucusu değiliz…Biz içerideki egemen sınıfların  ve onların dışarıdaki eklentilerinin yüce çıkarları için halkın gözünü külleyici, tutucu, uyutucu bir eğitimin uygulayıcıları olamayız…Bizim başta gelen görevimiz halka İngiltere ve Amerikanın coğrafyasıyla , ineklerin ve sineklerin anatomisini öğretmekten önce, geniş anlamıyla politik bilinç kazandırmaktır. Görevimizin ve halkla ilişkimizin özü budur.Bu ana sorunun çözümlenmesi ancak devrimle mümkündür.  Bu devrim cebre ve silaha dayanan ihtilal olmayıp, halk tarafından,onun oyu ve kararıyla yapılacak gerçek devrimdir. Bunun için bize düşen başlıca görev , eğitimi devrim için uygulamak, halkı uyandırmak, ona politik bilinç vermektir(uyandırmak sözcüğüne dikkatinizi çekerim, y.n.)…Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklerin çoğunun kullanılması örgütlü olmayı gerektirir. Örgütlenmemiş kitleler, örgütlenmenin yasal koşullarını bilmeden bu hakları kullanabilirler mi?..”      

Evet, köklü altyapı değişiklikleri yapılmadan  yalnız eğitimle toplumda devrimci dönüşümler sağlanamaz, ama bunu yapabilecek eğitilmiş kadrolar olmadıkça da  devrimci atılımlar yapılamaz. O kadroları nerede yetiştirirseniz yetiştirin, ama yetiştirin. KE böyle bir tarihsel olanaktı. Eğitimcilere “gelin köyde eğitimi gerçekleştirin” dedikleri zaman “hayır, önce siz devlet olarak ülkenin altyapı sorunlarını çözün, sonra biz köylerde eğitim yapalım” mı demelilerdi? Yoksa bu olanaktan yararlanarak köylerde devrimleri hızlandıracak insanlar yetiştirmeye yönelik özgün bir eğitim sistemini uygulamaya mı çalışmalılardı? Herhangi bir solcu, bir devrimci nasıl oluyor da bunu kavrayamıyor? Burada “köyü içinden canlandırmak “ deyimi  kilit sözcüklerdir. Köyün eğitimle kalkındırılmasının amaçlandığı gibi yanlış bir sonuca varan eleştiricilerin  gözden kaçırdıkları da bu “canlandırma” sözcüğü ile ne söylenmek istendiğidir. Bunun yanıtı Tonguç’un ve Baykurt’un yukarıdaki sözlerindedir.   Hiçbir zaman köyü yalnız eğitimle kalkındırmak gibi bir amaç güdülmemiştir.KE’de çalışanlardan da böyle yanlış anlayanlar olmuştur. Çalışmaları aksatacak  tartışmalara neden olmamak için bu yanlış anlamaların üzerine  gidilmemiş de olabilir.

 

                   Bazı solcularda ilginç bir ruhsal özellik var;  kendi sınırlı çevreleri dışında başarılı bir sol hareketin  yapılması onları tedirgin ediyor, neredeyse  paniğe kapılıyorlar. Ellerinden çok değerli bir şey çekilip alınmış gibi  rahatsızlık duyuyorlar. O başarıyı küçültmek, yadsımak için uğraşmaya başlıyorlar.  Tüm özverilerine, çabalarına, çektikleri acılara  karşın  önemli bir başarı sağlayamamış olmaları    buna yol açıyor? Bilemiyorum.

 

 

                   Korporatizm  Tartışması 

 

                   Sınıf gerçeğini gözardı eden  kurucuların kırsal alanda tarımsal bir korporatizmi örgütleyerek  toplumsal gelişmeyi, kentleşmeyi , işçileşmeyi  önlemeyi amaçladıkları savı, yanlıştır. KE, Bölge Köy Okulları ve Köy Okulları ile çevre köylülerinin birlikte  üretim,tüketim kooperatifleri ve ortak işletmeler kurmalarının tasarlanmış ve bir ölçüde uygulanmış olması  böyle bir yanılgıya yol açmış olabilir. Buraların uygulanacak bir toprak reformundan sonra ortaya çıkabilecek aksaklıklardan, üretim düşüşlerinden     korunulması ve feodal düzene karşı ekonomik güç odakları oluşturulması amacıyla tasarlandıkları açıktır. Bir de KE tasarısında ve Tongıç’un daha eski çalışmalarında önemli bir yer tutan  mesleksel farklılaşma kavramı var. (Her solcu bu  kavramı bilir diyelim!) . Köylerde mesleksel farklılaşmanın gerçekleşmesi, köyün kapalı, durağan kalmasına mı hizmet ederdi, yoksa  köy ekonomisinin dışa açılmasını, kentlerle ilişki  kurulmasını, köy-kent arasında sağlıklı bir işgücü gidiş gelişinin ortaya çıkmasına mı yardımcı olurdu?  Köyü kapalı tutmayı ve  bir tarım  korporatizmini amaçlıyanlar neden mesleksel farklılaşmayı istesinler, köylülere  sınırlı bir tarım öğrenimi vermekle yetinirlerdi. KE’nin karşıtı, yıkıcısı Anadolucuların istediği de bu değil miydi?

 

 

                  Kurtuluş Savaşını Kimler Yaptı?

 

                  Kurtuluş Savaşının asker-sivil ilerici bir kadronun öncülüğünde, köylülerden oluşmuş bir ordu ile yapıldığı, kurtuluştan sonra  köylülere yeterince arka çıkılabilseydi Kemalist devrimlerin daha ileriye götürülebileceği , ama bunun yapılmadığı  görüşümüz de eleştiri konusudur. Eleştiriye göre, bu  “yanlış bir kurgulama”dır. O asker sivil aydın kadro yeterince ilerici ve güçlü değildir. İkincisi, “köylülerin milli mücadeleye aktif olarak katıldıkları gerçeklerle bağdaşmayan, sonradan uydurulmuş bir teoridir”! Kurtuluştan sonra o ilerici kadronun giderek güçsüzleştiği,  KE’ nin yıkım döneminde devrimci niteliğini  büyük ölçüde  yitirmiş olduğu  doğrudur. Ama kuruluş öncesinde ve sırasında böyle bir kadro vardı. Tek tek adları mı sayalım? Örneğin ilerici Bakan Mustafa Necati’yi anımsatalım. Köylülerin katılımı konusuna gelince: Kurtuluş Savaşını yapan ikiyüzbin kişilik ordu kimlerden oluşuyordu? Ya cephe gerisinde ikmali sağlayan kadınlar, yaşlılar? Tüm o yığınlar Boğaziçi’nden, Beyoğlu’dan falan mı gelmişlerdi? Ordu her zaman olduğu gibi bir köylü ordusuydu. Köylü başlangıçta çekingendi, ama sonra ilk kez  kendisi için kıyasıyasa savaştı. F.R.Atay Sakarya savaşı günlerinde şöyle yazıyordu:”…Anadolu’nun silahsız Türk köylülerinden yarattığı ordu…düşman ile boğuşuyor.Bu Türk…bilmediği şeyler için vuruşturulan eski askere benzemiyor…Bu harp halk harbidir..”Evet, köylü ilkkez kendisi için savaşıyordu.Köylünün kurtuluş savaşına aktif olarak katılmadığı tezi, bir bilimsel araştırmada yapılabilecek tam bir “gerçeğe saygısızlık” örneğidir. Böyle düşünenler köylerdeki binlerce gaziyi ve malulü göremiyecek kadarda mı Anadolu’dan habersizdirler? Ne yazık ki savaştan sonra bu potansiyelden devrimler için yararlanmak amacıyla köylerde doğru bir eğitim sistemi kurulamadı, ta KE’lerine kadar.

 

 

                   Sınıfından Kopma Savı

 

                   Bir de doğrudan bana yönelik bir eleştiri var. KE’nin bir amacının  sınıfından kopmayacak, sınıf değiştirmeyecek, sınıfının çıkarlarını savunmaktan vazgeçmiyecek  köylü aydınlar yetiştirmek olduğunu yazmışım. Doğru. Ama eleştiride  bununla köylüleri köylerine bağlamanın, kente göçmelerini engellemenin amaçlandığı, ne var ki bunun başarılamadığı, “birçok enstitü mezununun soluğu kentlerde almakta gecikmediği ” ileri sürülüyor. KE’nin köyü kendi içine kapamak, kentleşmeyi ve işçi sınıfının oluşmasını önlemek gibi bir amacının olmadığının anlaşılmamasından öte,  benim sınıfından kopmamakla ne demek istediğim de yanlış anlaşılmış. Bunun köyde ya da kentte oturmakla bir ilgisi yok. İnsan en büyük kentte bile oturuyor olsa, o sınıf bilincini yitirmeyebilir,  köylüler için savaşımını sürdürebilir. Bunun bir yığın örneği var KE çıkışlılar arasında. Tek tek saymaya gerek var mı?  Ayrıca  KE’den çıkan öğretmenlerin büyük bölümü meslek yaşamlarını köylerdeki görevlerinin başında sürdürdüler, tüm zorluklara, baskılara,  devletçe yüzüstü bırakılmışlıklarına karşın. Bunu yapmadan kaçı kentlere göçtü, bir sayı verebiliyorlar mı? Ama onların köylerdeki meslek yaşamlarını anlatan bir yığın anı yazısı, kitabı var. En ufak bir destek yokken bazılarının emekli olduktan sonra daha büyük yerleşim yerlerine göçmelerini kınamak biraz insafsızlık olmuyor mu ? Kaldı  ki bu gibilerin birçoğu, kentlerde köylülerin haklarını savunma savaşımı vermeyi sürdürüyorlar, sınıf bilinçlerini yitirmemiş olarak!

 

                  Bir de KE’de  ve Halkevlerinde  “komprador alafrangalığının” modernlik diye öğretildiği savı var. KE  için böyle bir görüşün ortaya atılmasına ne demeli?  KE’nden yetişenlerde  kompradorluk ve alafrangalık  nitelikleri bulunup bulunmadığına insaf sahipleri yanıt versin!

 

                  KÖY ENSTİTÜLERİNDEKİ UYGULAMALAR                 

 

                  Eleştiriler daha sonra KE’deki uygulamalar üzerinde toplanıyor.Önce iş eğitimi: İş eğitimi “Marksist-komünist politeknik akımdan farklı olarak iş basit bir alıştırma ve küçük çaplı meta üretmeye indirgenerek basit bir öğretim aracı olarak kullanılmış”. Anlaşılan bu konudaki genelgeleri, anıları ,yazılıp çizilenleri hiç okumamışlar. Bunu yaparlarsa işin her boyutuyla bilincinin verilerek yaptırıldığını, savlarının tersine, “genel formasyon edinimi”nin önde tutulduğunu ve uygulamaların gerçek anlamda ekonomik değeri olan üretime yönelik olduğunu görürler. İşin ilginç yanı , KE’ne karşı olan eğitimcilerin (örneğin H.F.Kanad)  KE’deki yoğun ve bilinçli  iş eğitimini eleştirerek, bunun basit bir öğretim aracı, bir temrin uygulaması niteliğine indirgenmesini istemeleridir, solculuk suçlamalarıyla birlikte!  Bizde nedense bilimsel ve nesnel olma savındaki bazı incelemeler aynı konuda böyle birbirinin tam zıddı sonuçlara varabiliyor!

 

                  KE’de yoğun emek sömürüsü varmış. Öğrencilerin bedensel güçleri sömürülmüş, aşırı bedensel çalışmalar, angarya yaptırılmış. Teknik ve ekonomik yetersizlikleri kapatmak için  “iradi güçten mucizeler beklenerek” bir tür “Türk stakhanovizmi “ yaptırılmış. KE’nin yapımında  yükün öğrencilerde olduğu doğru. Ama bu zorunluydu. Devlet yeterli para vermiyor, ya da veremiyordu. Bunun nedeni olarak TBMM’de kırsal kesimin yalnızca ağalarla temsil edildiği , yoksul köylünün sesini duyuramadığı gibi bir gerçeği göstermek herhalde yanlış olmaz. Böyle yapılmasıydı o hızla KE kurulamazdı. Zaman dardı;olağandışı güç dengeleri ve koşullar  ortadan kalkabilirdi (nitekim de öyle oldu).  Öğrenciler bu tür çalışmaya motive edildiler, kaldı ki köylerinde kalmış olsalardı belki de çok daha ağır şekilde çocuk işgücü olarak çalıştırılacaklardı. Bu yaptırılan angarya mıydı? KE’nin kurulmasıyla uzun erimde kendi çıkarları ve gelecekleri söz konusuydu, angarya da ise insanlar başka çıkarlar için çalıştırılırdı. Sonraki yıllarda, KE sisteminin bozuk ürünü birkaç eski öğrenci dışında, bu konuda eski öğrencilerden yakınma gelmedi, hatta o  yapıları yapmış olmaktan ötürü kıvanç duydular, bunu övünç konusu yaptılar. Yaptıkları yapıların yıllar sonra bakımsızlıktan ya da akılsızlıktan ortadan kaldırıldığını gördüklerinde acı duyup ağlayan insanlar  angarya yaptırılmış kişilere benziyorlar mıydı?

Ama hem bu konuda, hem de köy ilkokullarının yapımı için köylüye getirilmiş bedensel yükümlülükler konusunda üzerinde durulması gereken , bizim de katıldığımız , köylerde yaşıyanlarla kentlerdekiler arasında bir haksız durum, bir eşitsizlik var : Kentlinin okulunu devlet, köylününkini kendisi yapıyor. Bunun KE kurucularını da rahatsız ettiğini  daha sonra yazdıklarından  anlıyoruz. Ayrıca, KE süresi boyunca  bu eşitsizliği giderecek önerilerini, yasa taslaklarını resmi olarak üst makamlara değişik tarihlerde üç kez iletmişler, ama bir yanıt alamamışlar. Gerçekten ekonomik olanaksızlıklar mı var, ya da asıl etken  siyasal güç dengeleri içinde köylülerin seslerini duyuramamaları mı? Eleştirenler suçlama yaparken bu konuları da araştırsınlar.(Bu  arada bir düzeltme: Bir yazıda köylülere  KE’nin yapımında çalışmak için bedensel yükümlülük getirildiği yazılmış. Bildiğim kadarıyla bu köy ilkokulları için söz konusu. KE yapımında  bu tür uygulama yapıldığını bilmiyorum).

 

                 KE öğretim programı askeri okullar olarak da iş görmeye uygunmuş, Alman faşizmi rüzgarıyla yapılmışmış! O kuşaklardan olan herkes bilir ve bu eğitimden geçmiştir, tüm okullarda askerlik dersi vardı, bu dersi subaylar verirdi, KE’de de özel bir düzenleme yoktu,  tüm okullardakinin eşi uygulamaydı. Askerlik dersi gördük diye faşist falan olmadık, köy enstitülüler de olmadılar. Ayrıca o yıllarda dünya savaşı nedeniyle Türkiye’nin kapısına dayanmış  faşist ordulara karşı kendini savunma sorunu, vatandaşlarının da bu alanda yükümlülükleri vardı.

 

                 KE’de “akademik başarı yakalanamamış”. Yüksek köy Enstitüsünce çıkarılmış, tıpkı baskıları yeni yayınlanan  Köy Enstitüleri dergisindeki yazılara ve Niyazi Berkes’in anı kitabında bir KE’nü  ziyaretini anlatan bölüme bir göz atsınlar, yakalanıp yakalanmadığını göreceklerdir.

 

                 KE  antientellektüalizm ile de suçlanmıştır. Tonguç’a da aydın karşıtı ve düşmanı denmiştir. Evet aydınları eleştirmiştir, ama hangi aydınları? Onun karşı olduğu,  ülkeyi tanımayan,  tanımaya da çalışmayan, yabancı kitaplardan okuduklarıyla bilgiçlik yapan,  uygulanabilir hiçbir öneri üretemeyen, diplomasını  bir üstünlük belgesi olarak kullanarak  toplumu ve çevresini sömüren  sözüm ona aydın tipidir. Benim lafçılık, lafazanlık dediğim verbalizme de karşıdır. Başta Sabahattin Eyuboğlu gibi bir aydın olmak üzere en yakın dostları gerçek aydınlardandı. Aydınlara  önem ve değer verilip verilmediğini araştıranlar, Yüksek Köy  Enstitüsü’nün öğretim kadrosuna  baksınlar. Orada çok az yüksek öğretim kurumunda bulunan  bir gerçek aydın topluluğu bulacaklardır. Ayrıca KE’nin kitaplıklarının yerli ve yabancı en nitelikli bilim,sanat adamlarının, aydınların yapıtlarıyla tıkabasa dolu olduğu da unutulmasın. Bu mudur aydın düşmanlığı? Asıl aydın düşmanları KE’ni yıkanlar  arasındaydı, hem de kendi ideolojik gerekçeleriyle.. 

 

                 KE uygulamalarında ağalara karşı savaşım yapılmamıştır, hatta ağalarla birçok kez işbirliği yapılmıştır savı: Köy okulları ve Enstitüleri Teşkilat  Yasası’nın 11.Maddesi  öğretmenlerce köylerde yapılacak işleri aksatanlar ve bu işlere  fesat karıştıranlar  hakkında hapis ve  para cezası  uygulanmasını öngörür.  Alışılmadık bir hükümdür. Fesat karıştıracak olanlar sözleriyle kastedilenler herhalde köy çobanıyla kır bekçisi değildir!  Ayrıca  KE uygulaması içinde toprak reformunu destekleyecek tarımcıların yetiştirilmeleri için  tasarıların yapıldığını da anımsatalım.  Birçok köy enstitüsü çıkışlı öğretmenin anı kitaplarında ağalarla çekişme olayları anlatılmaktadır.  Ağalarla işbirliğini kim, nerede ve nasıl yapmış , ben bilmiyorum. Açıklarlarsa öğreniriz.

 

                 Bir yazıda  “aşırı milliyetçilik yoktu.Ama Türk olmayan nüfusun Türkleştirilmesi amaçlanıyordu” deniyor. Benim de öğrenim gördüğüm o dönemin  tüm okullarında  ne etnik sorun, ne de  dinsel ayrılık ve mezhepçilik vardı. KE’nde de yoktu. Olsaydı, enstitülerde bastırılamıyacak  kargaşalar çıkardı. Bu ayırımlar KE’den çok sonraki yıllarda ortaya çıktı. KE’de de o dönemlerdeki  her okul gibi öğrenim Türkçeydi . Öğrencinin etnik kökeni ve anadili ne olursa olsun, bir  devlet resmi okullarında o devletin resmi dilini herkese öğretmekle yükümlüdür. Bunun dışında,  “Türkleştirme” sözcüğü ile  bir asimilasyon kastediliyorsa, KE’de böyle sistematik bir çaba olduğu kanısında değilim. Ama Türk olmak, Türk diye adlandırılmak  köken ayırımı yapılmadan, bu ülke vatandaşlarının kimliği olarak algılanıyorsa,  herkese o vatandaşlık bilincinin verilmesi diğer okulların olduğu gibi KE’nin de  göreviydi.

 

 

                 EĞİTİMCİLERİN ELEŞTİRİLERİ                  

 

                 Tutucu eğitimciler başından beri KE’ne karşı çıkmışlardır. En ağır eleştiriler KE yıkımının mimarlarından ve yıkımın kuramcılarından gelmiştir. Bu eleştirilere geçmişte o kadar çok yanıt verildi ki, burada bunları yinelemek istemiyorum .Onun yerine Eğitmen Kursları ve Köy Öğretmen Okulları  döneminde Bakanlık merkez örgütünün ilgili bölümünde H.Tonguç’la birlikte bulunmuş olan bir eğitbilimcinin eleştirilerine değinmek istiyorum. Birçok konuda KE’ne karşı olduğunu bildiğimiz bu eğitimci nedense çok geç olarak ,ancak 1975’de eleştirilerini toplu olarak  bir konferansında açıklamıştır.(Bu konuda beni bilgilendiren sayın N.Altunya’ya teşekkür ederim). Eğitimcimiz artık  aramızda olmadığı için ad vermiyeceğim, ama bir eleştiri türünün tipik örneği olduğu için de  görüşlerine değineceğim. Tonguç’un Öğretmen Okulundan sınıf arkadaşı ve dostu olan, bir süre birlikte çalıştıkları  eğitimcimizin KE’ne karşı oluşunu Altunya  “Tonguç gibi önemli bir başarıya imza atamamayı, tarihe geçememeyi içine sindirememe” gibi psikolojik bir etkene bağlıyor. Ben bu konuda bir görüş belirtmek istemiyorum. 

Eleştiriler şöyle özetlenebilir: KE düşünü Tonguç’un değildir, böyle bir uygulama 1870’lerden sonra Prusya’da uygulanmıştır. Tonguç’un  köyler konusunda fazla bir bilgisi de yokmuş! Burada doğrudan bana bir  eleştiri var: Eğitmen uygulaması kararını vermek için köyleri dolaştığını  yazmam yanlışmış, yalnız Eskişehir’e kadar gidebilmişmiş. Oysa ki, birkaç ilin köylerinde bu amaçla gezi yaptığı belgeler, fotoğraflar, anılar, hatta faturalarla kanıtlı. Geçelim. Zaten köyü de tanımazmış! “Onu köycü gösteren çevrenin bunu hangi duygularla yaptığı incelenmeye değer”miş. İncelemelerin  nesnelliği açısından yine bir çelişki; solcu eleştiriciler de Tonguç’un “köycü” olduğu savındalar! Birçok anı ve belge onun ilk öğretmenlik günlerinden başlıyarak öğrencilerine köy gezileri yaptırdığını kanıtlıyor. Üstelik kendisi de bir köy çocuğu.

Eleştirilere dönelim: Bakan Arıkan tarafından belirlenen köye eleman yetiştirme sistemi, 1939’dan sonra  “Yücel ve Tonguç tarafından yozlaştırılmış”. KE sanıldığı gibi ucuza malolmamış, bütçeye ağır yük getirmiş, öğretmenler arasında ayrımcılık yapılmış, KE’de kız öğrenci sayısı azmış, Bakanlığın diğer birimleriyle ve ilgili diğer bakanlıklarla işbirliği yapılamamış, köylerdeki verimli araziden öğretmene arazi verilerek köylü –öğretmen diyaloğu bozulmuş!  Bu tür eleştirilere geçmişte birçok kişi gereken yanıtları verdi. Burada yinelemiyeceğim. Yalnızca doğrudan bana yapılan, bir ayrıntı ile ilgili eleştiriye açıklık getireceğim: Tonguç’tan kalan arşivde bulunan ve bir Bakana yazıldığı anlaşılan, gönderilip gönderilmediğini bilmediğimiz bir mektup taslağını yayınlarken bunun Bakan S.Arıkan için hazırlandığını yazmışım. Eğitimcimiz, söz konusu Bakan’ın Yücel olduğunu , benim yanlış yaptığımı söylemiş.  Mektuptaki bir tümcede  şu sözler var:  “…Siz Eskişehir İstasyonu civarında …planlar tasarladığınız zaman…”.  Zaman  Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarıdır . O günlerde  S.Arıkan Batı Cephesi Kurmay Başkanı idi. Yücel ise Eskişehir’de hiç bulunmamıştır. Eğitimcimiz mektup metnini iyi okusa idi bana hak verirdi sanıyorum.  Bu açıklamayı araştırmaların ve eleştirilerin ne denli üstünkörü yapıldığını  anlatmak için yaptım.

 

 

               KÖY ENSTİTÜSÜ ÇIKIŞLILARIN ELEŞTİRİLERİ

 

               KE’lerini eleştiren köy enstitüsü çıkışlılar da var. Bunların sayısı çok az. Ortak özellikleri  KE sisteminin başarısız ürünleri olmaları. Ne yapalım ki, yüzde yüz başarı sağlanan bir eğitim sistemi Dünyada daha  yaratılamadı. Bunlardan iki örneğe çok kısa değineceğim. Yayınladıkları iki kitap söz konusu.

 

                Birincisi  yoğun iş yaptırıldığından, yemeklerin az oluşundan , teorik öğretimin yetersizliğinden, bir ara tarlalarda ürün ölçüm memurluğu bile yaptığından (bunun KE ile ilgisi yok, savaş sırasında lise  öğrencileri de yaptılar), iyi yetişmediğinden yakınıyor. Beslenme, barınma, öğretmen azlığı  ve bunlar gibi doğrudan KE sistemi ile ilgili olmayan zorluk ve sıkıntıları eleştirirken,  bunların o yıllardaki dünya savaşı  koşullarından kaynaklandığını ve tüm yurtta bu  tür sorunların yaşandığını  göz önünde tutmak doğru olsa gerektir.    

                İkincisi solcu. Marksizmle ilgilenmiş, bazı şeyler öğrenmiş, ama Marksizmi sindirip özümseyememiş acemi Marksistliğin tipik bir örneği.  KE’leri  uygulamalarından diğeri gibi yakındıktan sonra birtakım  ideolojik analizlere girişmeye kalkıyor. Ama 1947’de Sirer’in atadığı sağcı öğretmenleri olumlu buluyor, oradaki ideolojik değişimi algılayamıyor, “Bu genç ve kültürlü öğretmenlerle okul canlanmış, birden ayağa kalkmış”.KE’nin Kemalist eğitim yuvaları olduğunu bir olumsuzluk olarak belirtiyor. Zaten Tonguç da “Antisosyalist, antikomünist bir Kemalist”imiş.Egemen sınıfların temsilcisi olarak devletin, o sınıfların çıkarlarına aykırı bir eğitim sistemi uygulayamıyacağı genel kuralından hareket ediyor, ama KE yıllarındaki iktidarın karmaşık yapısını, siyasal güçler arasındaki çelişkileri inceleme, bu ortamdan KE’nin kurulmasında nasıl yararlanıldığını irdeleme gereğini duymadan, kestirip atıyor: “…Devlet okulunda özgürlük aramak , devletin anlamını bilmemek demektir..KE’ni ve devletin diğer okullarını savunmak , devleti savunmak demektir..”  diyor. Eh, bu durumda bize de söyleyecek fazla birşey kalmıyor!

                   

                                                   ____________________________

 

                Bu yazı ile KE’ne karşı değişik kişi ve çevrelerden gelen bazı eleştirilere özet yanıtlar vermeye çalıştım. Aslında,  bu yanıtların her biri ayrı bir yazı konusu olabilirdi. Ama artık günümüzde, elimizin altında KE’ni her yönüyle tanıtan , ayrıntılı başvuru kaynaklarımız var. Ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlerin, özellikle de araştırma yapacak olanların  bu kaynaklara başvurmaları  içten dileğimdir.
Engin TONGUÇ 

                                                   ____________________________

e-posta: engintonguc@ttnet.net.tr

 

Bir sayfa ileri